Bitlis’te kitap fuarı açıldı. İyi mi oldu, kötü mü oldu bilmiyorum. Belki de kitapları sadece raflara değil, zihnimizin tam ortasına dizdiler. Artık her sabah başka bir yazarın sesiyle uyanıyorum: Bir gün Kafka’nın kasvetiyle, bir gün Oğuz Atay’ın ironi yüklü yalnızlığıyla, bir başka gün Zola’nın sarsıcı hakikatiyle… En fenası Dostoyevski geldiğinde oluyor, içimden içeriye başka bir iç daha sarkıyor. Kendi içime yabancılaşıyorum.

Aşağı Çarşı’dan geçerken, kaldırımda bir adım atacak yer bulamıyorum. Tabelalar, sandalyeler, tezgâhlar… Sanki yürümek değil, engelli parkur koşusu. Bir sandalye üstünden atlıyorum, bir sergi altından geçiyorum. İç sesim o anda sahneye çıkıyor:

— “Sen Bitlis’te değil, engelli koşu yarışmasındasın. Dayan bakalım!”

Sinirleniyorum.

— “Sus artık, zabıta var, kurumlar var, sana mı kaldı?”

Yeni Çarşı’ya vardığımda, bir çardakta oturup soluklanmak istiyorum. Daha arkamı yaslamadan bir çay beliriveriyor önümde. Sıcak, buharlı. Şaşkınım. İç sesim bir kahkaha patlatıyor:

— “Bu belediye hizmeti baya iyiymiş, sen sadece otur, onlar halleder.”

— “Yeter artık!” diyorum, “Her şeye laf yetiştirme.”

Ama susmuyor. Bilakis daha da coşuyor.

Geçenlerde caddelerdeki çukur yolları yazmıştım. Meteor düşse bu kadar krater bırakmaz. Paylaştım, söyledim… Ama sonuç? Koca bir sessizlik. İç sesim hemen devreye giriyor:

— “Zola gibi düşün, J'accuse! diyen kalem, pes eder mi? Yoksa sen o kadar da güçlü biri değil misin?”

— “Yeter!” diyorum, “Ben Emile Zola değilim, ben bir vatandaşım sadece.”

Ama iç sesim, Zola’nın direnişiyle, Atay’ın ironisiyle birleşiyor, bir savaş başlatıyor içimde.

MHRS üzerinden randevu almak istiyorum. Sistem “istediğiniz randevu yok ” diyor. Talep oluşturuyorum, “bekleyin” diyor. Bekliyorum, bekliyorum… Beklerken kendi ölümümü hayal ediyorum. İç sesim fısıldıyor:

— “Mezar taşına 'randevusu yeni çıktı' yazarız artık.”

Yüzümde iradesiz bir tebessüm.

Hastaneye gidiyorum, doktora derdimi anlatmaya çalışıyorum. Tam konuşacakken, sekreter araya giriyor. İç sesim bu kez hiç acımıyor:

— “Bakılarak öğrenilseydi, kediler kasap olurdu. Bu kendini doktor yerine koymuş, seni de hasta yerine koymuyor.”

Otobüse biniyorum. Tıklım tıklım. Nefes almak lüks artık. Yanımdaki yaşlı amcanın bastonu bile sıkışmış. İç sesim, mizah damarını bulmuş:

— “Atla gel Şaban! Şık şık baba sahnesindesin. Hoş geldin Yeşilçam!”

Artık iç sesimle ciddi ciddi konuşuyorum. Cevap veriyorum, hatta bazen ona hak veriyorum.

Vali beyle görüşmek istiyorum. STK temsilcisi olarak hayırlı olsun demek niyetindeyim. Ama özel kalemden bir türlü randevu alamıyorum. Herkese veriyorlar, bir bana yok. İç sesim, kalbimin en mahrem yerinden vuruyor:

— “Bence senin tipini beğenmedi, ondan vermiyorlar.”

Bu artık tahammül sınırlarını zorluyor. İç sesimle aramda dava açılacak neredeyse. Ahlaki hakaretten, kişilik bozulmasına kadar her şey var. Kendi içimde, kendi benliğimle mahkemelik durumdayım.

Ama sonra düşünmeye başlıyorum…

Belki de bu kitaplar iyi etti bize. Belki de gözümüzü gerçekten açtılar. İç ses dediğimiz şey, bastırılmış adalet duygumuzun sesi. Gördüğünü söyleyemeyenin dili. Belki de Zola’nın “suçluyorum” deyişi, Kafka’nın anlamsız düzeni, Dostoyevski’nin insan ruhuna dair derinliği içimize çöreklenmiş de, onları bastırmak yerine konuşturmalıyız.

Çünkü bazı şeyler susarak çözülmüyor.

Ve evet, anlayana sivrisinek saz,anlamayana davul zurna az.