Bir gün İmam camide vaaz vermek için minbere doğru yönelir.Saflar düzgün, sesler kısık, bakışlar dağınık. İmam minbere çıkar, kelimeler ağzından dökülür ama kimsenin umrunda olmaz .Kul hakkı denir, adalet vurgulanır, ahlâk hatırlatılır. Fakat cemaatin zihni başka yerdedir. Kimi tespihini sayar, kimi saate bakar, kimi de vaaz bitse de çıksak der gibidir. Söz vardır ama karşılığı yoktur.
Bir hafta geçer.
İmam yine konuşur. Aynı minber, aynı hakikatler, aynı sessizlik. Bu kez sadece kulaklar değil, kalpler de kapalıdır. Söz, muhatabını bulamaz. Hakikat, ilgi görmediği için sanki değersizleşir.
Üçüncü hafta imam dayanamaz. Minbere çıkar, cemaate bakar ve alışıldık cümlelerin dışına çıkar: “Bu sabah camiye gelirken yolda üç ayaklı bir kaz gördüm.”
Bir anda hava değişir.
Başlar kalkar, gözler açılır, kulaklar keskinleşir. Fısıltılar dolaşır safların arasında:
“Nasıl olur?”, “Gerçek mi?”, “Nerede gördün?”
Biraz önce ayetlere kapalı olan kulaklar, şimdi bir tuhaflığa kilitlenmiştir. Olmayan bir şeye duyulan merak, olanın önüne geçmiştir.
İmam tebessüm eder.
Ve asıl sözü o anda söyler: “İşte şimdi dinliyorsunuz…
Ama adalet denirken, kul hakkı hatırlatılırken bu dikkati göstermediniz.”
Bugün yazdıklarımız da bundan farksız değil.
Gerçek sorunları yazıyoruz; adaletsizliği, çürümeyi, ahlâk kaybını, toplumun kanayan yaralarını… Kimse dönüp bakmıyor. Hakikat sade olduğu için ilgi çekmiyor. Yalan olmadığı için tıklanmıyor.
Ama bir “üç ayaklı kaz” ortaya atılsa,
Bir yalan, bir abartı, bir tuhaflık…
Herkes pür dikkat kesiliyor. Merak hakikatin önüne geçiyor. Gürültü, gerçeği bastırıyor. İnsanlar gerçeği değil, şaşırtanı seviyor.
"Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az. "
Vesselam.
Bugün üç ayaklı kaz gördüm
Taner ALPTEKİN
Yorumlar