Bilim ve Sanat Merkezleri (BİLSEM Yıllardır zihinlerimizde üstün yetenekli çocukların keşfedildiği, potansiyelin desteklendiği, bilimsel ve sanatsal bir atmosferde özgürce gelişim imkânı sunan kurumlar olarak yer etti. En azından bize anlatılan buydu.
Ta ki bir arkadaşımız, “Çocuğu BİLSEM’e hazırlıyoruz, özel ders aldık, kaynak kitaplar aldık, sen de hazırlasan iyi olur.” diyene kadar.
Demek ki BİLSEM, yetenek keşfeden bir kurum olmaktan çıkmış; soru bankalarına gömülmüş küçük yarışmacıları seçen bir elemeye dönüşmüş.
Yetenek mi dediniz?
Yok artık o eskidendi…
Şimdi “çıkmış sorular” var. Bir çocuk daha okul kapısında doğru düzgün ayakkabısını bağlayamazken, yayınevlerinin titizlikle hazırladığı testlerde çeldiricileri ayıklar hâle getirilmeli! Ne de olsa yetenek dediğin şey birkaç mantık sorusuna sıkışan bir şeydir, değil mi?
Tabii bu süreçte çocukluğunu kaybetmesi önemli değil; yeter ki anne babanın vitrinde sergilenecek minik bir “başarı robotu” olsun.
Ha, bir de yayınevleri kazansın tabii çocuklar kazanamıyorsa bari onlar kazansın!
Gerçek yetenekler mi?
Onlar test kitaplarının arasında ezilirken, çalıştırılmış çocuklar “üstün yetenekli” ilan ediliyor. Yetenek sahibi olup olmadığına bakılmaksızın herkesin yarışa sokulduğu bir sistemde, doğal olarak koşabilenler değil, en çok yarışanlar öne çıkıyor.
BİLSEM’e alınan çocuklar arasında üstün yetenekliler değil, üstün çalıştırılmışlar artıyor. Eğitim sistemi ise bir kez daha, bir çocuğun gözlerindeki merakı değil, parmaklarının hızını ölçtüğünü ispatlıyor. BİLSEM’in amacı da buydu herhâlde, değil mi?