8 Mart, çoğu zaman çiçeklerin dağıtıldığı, mesajların paylaşıldığı ve kutlamaların yapıldığı bir gün olarak görülüyor. Oysa 8 Mart’ın anlamı çok daha derin ve çok daha güçlü bir geçmişe dayanıyor. Bu gün, kadınların eşitlik, adalet ve insanca çalışma koşulları için sokaklara çıkarak haklarını talep ettiği mücadelenin bir hatırasıdır.
Aradan geçen yıllara rağmen bugün hâlâ birçok kadın, iş hayatında adaletsiz çalışma koşullarıyla ve düşük ücretlerle mücadele ediyor. Bununla birlikte evde, aile içinde ve toplumda üstlendikleri görünmeyen emek çoğu zaman fark edilmiyor. Ne yazık ki bu alanda beklenen ilerlemeyi tam anlamıyla görebildiğimizi söylemek zor. Hatta bazı çevreler için 8 Mart yalnızca bir kutlama günü olarak algılanmaya devam ediyor.
Meslek hayatımdaki deneyim ve gözlemlerime dayanarak söyleyebilirim ki kadınlarımız çoğu zaman toplumun yüklediği rolleri taşımaya çalışırken güçlü görünmek zorunda bırakılıyor. Bu süreçte kimi zaman baskı ve şiddetle de karşı karşıya kalabiliyorlar. Terapiye geldiklerinde ise yalnızca kendilerini iyileştirmek için değil, yıllardır omuzlarında taşıdıkları görünmez yükleri anlamak ve dönüştürmek için bir adım atıyorlar.
Çünkü bir kadının iyileşmesi çoğu zaman yalnızca bireysel bir süreç değildir; aynı zamanda toplumsal iyileşmenin de başlangıcıdır. Kadın güçlendikçe, toplum da dönüşür. Kadın kendini ifade edebildikçe, eşitlik ve adalet için yeni kapılar aralanır.
Bu nedenle 8 Mart Dünya Kadınlar Günü aslında bir kutlama günü değildir. Bu gün, kadınların adalet, güvenlik ve yaşam hakkı için verdikleri mücadelenin hatırlanması ve fark edilmesi için vardır.
Dileğimiz; artık yalnızca hakların konuşulduğu değil, kadınların korkmadan, güven içinde ve eşit bir şekilde yaşayabildiği bir dünyada hayatın sürmesidir. Kadınların sesinin daha güçlü duyulduğu, emeklerinin görünür olduğu ve eşitliğin gerçekten yaşandığı bir gelecek umuduyla…