Eğitim kurumları bir ülkenin vicdanıdır. Okullar sadece bilgi aktarılan yerler değil; karakterin, saygının ve sorumluluk bilincinin inşa edildiği mekânlardır. Ancak bugün geldiğimiz noktada, eğitimde şiddet sıradanlaşma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Öğretmene el kaldırılan, okul yöneticisinin tehdit edildiği, sınıfta otoritenin tartışmaya açıldığı bir tabloyla karşı karşıyayız.
Bugün Türkiye’nin dört bir yanında öğretmenler ve eğitim yöneticileri, mesleklerini icra ederken fiziksel ve psikolojik şiddet riskiyle karşı karşıya kalıyor. Bu tablo, münferit birkaç olayla açıklanamayacak kadar yaygın ve kaygı vericidir. İşin üzücü yanıysa artık şiddetin normalleşmeye başlamasıdır.
Şiddet yalnızca fiziksel saldırı değildir. Sosyal medyada itibarsızlaştırma kampanyaları, velilerin hakaretleri, öğrenciler üzerindeki kontrolsüz baskılar, yöneticilere yönelik tehditler… Öğretmenin tatili, öğretmenin ders programı hatta öğretmenin maaşı bile tartışmaya açılmıştır. Tüm bunlar eğitim ortamını zehirleyen unsurlardır.
Televizyon ekranlarında suç ve mafya temalı yapımların yaygınlaşması, gençler üzerinde ciddi bir rol model etkisi oluşturmuştur. Özellikle son yıllarda popüler olan mafya ve suç temalı diziler, genç zihinlerde yanlış bir güç algısı oluşturmaktadır. Okul koridorlarında dizi karakterlerinin takma isimleriyle dolaşan, sorun çözme yöntemi olarak tehdit dilini benimseyen, “kabadayılık” üzerinden statü kazanmaya çalışan bir genç profili oluşuyor. Medyanın bu dizilerdeki karakterlerin özendirilmemesine dikkat etmesi gerekiyor. Elbette bu diziler birer kurgudan ibarettir. Kurgularda “güç” çoğu zaman silah, tehdit ve korku üzerinden tanımlanır; ancak ergenlik çağındaki bir genç için güç ile zorbalık arasındaki çizgi her zaman net değildir. Bugün bazı öğrencilerin sorun çözme yöntemi olarak kabadayı dilini benimsemesi, öğretmeni karşısında meydan okuyan bir üslup kullanması tesadüf değildir. Çocuk, kahramanını ekranda seçer. Eğer kahraman; hukuka meydan okuyan, silahla konuşan, şiddeti meşrulaştıran bir figürse; o çocuk için güç ile zorbalık arasındaki çizgi silikleşir. Sınıfta arkadaşına bağıran, öğretmenine meydan okuyan bir öğrencinin zihninde çoğu zaman “haklı güçlünün” romantize edilmiş bir imajı vardır. Sadece eğitim sistemini suçlamak doğru değildir. Medyanın ürettiği rol modeller de masaya yatırılmalıdır.
Bir öğretmenin sınıfta sözü sorgulanır hâle gelmişse, veli karşısında sürekli savunmada kalıyorsa, idareciler hukuki boşluklar nedeniyle korumasız hissediyorsa; eğitimde kaliteyi konuşmanın anlamı kalmaz.
Millî Eğitim Bakanlığı ne kadar müfredat değiştirirse değiştirsin, ne kadar proje üretirse üretsin; öğretmenin güvenliğini ve itibarını sağlayamadan kalıcı başarı mümkün değildir.
Eğitim öğretmen, öğrenci ve veli olmak üzere üç ayaklı bir masadır. Bu ayaklardan birinin eksik olması bile masanın devrilmesine yetecektir. Veli, eğitimin paydaşıdır; hasmı değil. Öğretmenle karşı karşıya gelen bir veli profili, çocuğa da yanlış mesaj verir. “Öğretmenle mücadele edilecek bir otorite” algısı, sınıf düzenini temelinden sarsar. Velilerin bu bilinç ile hareket etmesi gerekmektedir.
Mevcut disiplin yönetmeliği uzun zamandır tartışma konusudur. Sahada görev yapan biz eğitimciler, uygulamada ciddi boşluklar bulunduğunu ve yaptırımların caydırıcılık özelliğini kaybettiğini dile getirmekteyiz. Orta okullarda tutanak yarıştıran öğrenciler, lisede aldığı uzaklaştırma cezası ile gurur duyan öğrenciler var. Elbette disiplin, sertlik ya da keyfilik demek değildir. Ancak disiplinin tesis edilemediği yerde otorite zayıflar; otoritenin zayıfladığı yerde ise şiddet cesaret bulur.
Çözüm;
Önce ahlak ve maneviyat diyen bir neslin temelleri atılmalıdır. Öğretmenin otoritesi güçlendirilmelidir. Okul güvenlik mekanizmaları etkinleştirilmelidir. Psikolojik danışmanlık hizmetlerini etkinleştirilmelidir. Psikolojiye yönelik bilinçlendirme programları oluşturmalıdır. Medyada şiddeti özendirmeyen bir içerik politikasını teşvik etmekte yatmaktadır. Özellikle 12 yıllık zorunlu eğitim esnetilmelidir. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından uygulamaya konulan bu sistemin amacı eğitimi yaygınlaştırmak olsa da, sahada bazı ciddi sorunları beraberinde getirdiği inkâr edilemez. Her öğrencinin akademik eğitime 12 yıl boyunca zorunlu olarak devam etmesi, mesleki yönlendirme mekanizmalarının zayıf kalmasıyla birleştiğinde şu sonuç ortaya çıkmaktadır: Okulda kalmak istemeyen, akademik hedefi olmayan öğrenciler sınıf ortamında zorla tutulmaktadır. Disiplin süreçleri yumuşatıldıkça “nasıl olsa sınıfta kalmam” algısı güçlenmektedir. Devamsızlık yaptırımlarının etkisizleşmesi, okul bağını zayıflatmaktadır. Bu durum özellikle lise kademesinde ciddi bir rehavet üretmiştir. Zorunluluk süresi uzadıkça, sorumluluk bilinci artmamış; aksine bazı öğrenciler için okul bir mecburiyet alanına dönüşmüştür. Zorla okulda tutulan çocuklar disiplin sorunlarını büyütmektedir. 12 yıllık zorunlu eğitimin sonunda türev çözemeyen Fen Lisesi mezunu, Yahya kemal’i tanımayan Sosyal Bilimler Lisesi mezunu, kaynak makinesi kullanmayı bilmeyen Endüstri Meslek Lisesi mezunu, dikiş makinesi kullanamayan Kız Meslek Lisesi mezunu ve namaz kıldıramayan İmam Hatip Lisesi mezunu ortaya çıkmıştır.
Eğitimde şiddet yalnızca bir güvenlik sorunu değildir; bir medeniyet meselesidir. Öğretmenini koruyamayan bir toplum, geleceğini de koruyamaz. Eğer ekranlarda şiddet alkışlanır, sokakta güç kutsanır, okulda otorite itibarsızlaştırılırsa; kaybeden yalnızca öğretmen değil, bir nesil olacaktır.
Bir neslin kaybı, telafisi en zor olan toplumsal yıkımdır.
Aynaya Bakma Zamanı “Eğitimde Şiddet”
Nihat GÜNDOĞAN
Yorumlar (1)