Söz vermek, sadece ağızdan çıkan birkaç kelime değildir. O kelimeler, bizim güvenilirliğimizi ve karakterimizi gösteren en önemli aynadır. Kültürümüzde yer alan "Söz namustur" ifadesi de verdiğimiz bir sözün insanlık onurumuzla ne kadar yakından ilgili olduğunu çok güzel özetler. Bir insanın gerçek değeri; makamıyla, parasıyla ya da elindeki güçle değil, verdiği sözün arkasında dağ gibi durmasıyla ölçülür.

Dinimiz, sözünde durmayı imanın ve iyi bir Müslüman olmanın temel şartlarından biri sayar. Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim’de, "Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz sorumluluk gerektirir" (İsrâ Suresi, 34) buyrularak, dilimizden çıkan her sözün hesabının sorulacağı açıkça belirtilmiştir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de toplumda güvenin sarsılmaması için bizleri şöyle uyarır: "Münafıklığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünde durmaz ve kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder." (Buhârî). Bu hadis-i şerif, sözünde durmamanın bir insanı manevi olarak ne kadar büyük bir çıkmaza sürüklediğini açıkça göstermektedir.

Henüz peygamberlik gelmeden önce, dürüstlüğü nedeniyle "Güvenilir Muhammed" olarak anılan Efendimiz, bir gençle alışveriş yapar. Hesapta ufak bir eksik kalır ve genç adam, "Sen burada biraz bekle, ben hemen parayı getiriyorum" diyerek ayrılır. Fakat genç adam sözünü tamamen unutur. Tam üç gün sonra aklı başına gelir ve buluştukları yere koşar. Gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamaz; Efendimiz, gitmeye gücü ve imkanı yettiği hâlde, sırf "söz verdiği için" tam üç gündür aynı noktada beklemektedir. Kendisini gören Efendimiz, gence sadece nezaketle, "Ey delikanlı, bana biraz zahmet verdin, üç gündür burada seni bekliyorum" der. İşte imkan ve güç sahibiyken sergilenen o muazzam ahde vefa budur.

Diyarbakır’da kadınlar için yeni dönem: Hedef Kadın ve Aile Akademisi
Diyarbakır’da kadınlar için yeni dönem: Hedef Kadın ve Aile Akademisi
İçeriği Görüntüle

Meseleye bir de söz verilen insan açısından bakmak gerekir. Biri bize kesin bir söz verdiğinde, o söze inanır, güvenir ve tüm planlarımızı ona göre yaparız. Dolayısıyla verilen her söz, karşı taraf üzerinde manevi bir hak doğurur. Bir kişi, verdiği sözü yerine getirebilecek her türlü güce, imkana ve iradeye sahip olduğu halde, üstelik bir değil birkaç defa kesin sözler verip bunları yerine getirmiyorsa, karşı tarafın hakkına girmiş olur. İnsanların iyi niyetini suistimal etmek, onları boş vaatlerle oyalamak, umutlarını ve zamanlarını çalmak açıkça bir kul hakkıdır.

Peygamber Efendimiz bu konuda gücü elinde bulunduranları çok ağır bir dille uyararak şöyle buyurmuştur: “Allah bir kimseyi insanların işlerinin başına getirir de o, onların ihtiyaçlarına karşı kapısını kapatırsa, Allah da onun ihtiyaçlarına karşı rahmet kapısını kapatır." (Tirmizî). Buradan anlıyoruz ki, sorumluluk sahibi birinin kapısını kapatması, vaatlerini unutması ve imkanı varken insanları mağdur etmesi en ağır veballerdendir. İnancımızda kul hakkı o kadar keskin bir sınırdır ki, Allah Teala bizlere adeta "Kul hakkı ile önüme gelmeyin" mesajını vermiştir. Çünkü kul hakkı, ancak hakkı yenen kişinin affetmesiyle bağışlanabilir. Sizi bilmem ama; söz verip te sözünde durmayan kim varsa ona asla hakkımı helal etmiyorum.

Mevlana Hazretleri’nin o çok bilinen güzel bir nasihati vardır: "Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol." İçi dışı bir olan, dili ne diyorsa kalbi de onu onaylayan insan, sözünün efendisidir. Tutamayacağımız sözleri dilimize dolamaktan, gücümüz varken de insanları boş umutlarla bekletip kul hakkına girmekten kaçınmalıyız. Unutmayalım ki, bir insanın kalitesi ve gücü, sözünün sağlamlığı kadardır.

Kaynak: Haber Merkezi