“Okullar bankalardan daha sağlam inşa edilip daha iyi korunmalı çünkü okullarda büyük bir hazine bulunuyor.”

Bugün sormamız gereken sorular artık ertelenemez bir noktaya gelmiştir:
Ne oluyor? Gençlik nereye gidiyor? Hatalı kim? Sistem mi, sisteme maruz kalan öğrenciler mi? Veli mi, yoksa öğretmenin itibarsızlaştırıldığı bir düzen mi? Ya da bütün bunların ötesinde, planlı bir çözülmenin parçalarıyla mı karşı karşıyayız?
Her şeyden önce görev başında hayatını kaybeden şehit öğretmenlerimize ve öğrencilerimize Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Ailelerine sabrı cemil niyaz ediyorum. Bu acılar bireysel değil, toplumsaldır. Ve bu acılar bize artık bir şeylerin köklü şekilde sorgulanması gerektiğini haykırmaktadır.
Eğitim sistemimizin temel taşlarından biri olan zorunlu on iki yıl uygulaması, ilk çıkış itibariyle önemli bir amaca hizmet ediyordu: özellikle kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesinin önüne geçmek. Bu yönüyle hâlâ kıymetlidir ve desteklenmesi gerekir. Ancak gelinen noktada sistemin farklı bir sorun ürettiği de açıkça görülmektedir.
Bugün aynı sistem, özellikle okulu sevmeyen, akademik yatkınlığı düşük ya da farklı yeteneklere sahip öğrenciler için bir fırsat olmaktan çıkmış; adeta bir zorunluluk zincirine dönüşmüştür. Eskiden beş yılı tamamlayan bir öğrenci ya bir meslek seçer ya da eğitimine akademik yönde devam ederdi. Yani sistem, bireyin kabiliyetine göre yol açardı.
Şimdi ise aynı kalıba sokulan milyonlarca genç, ne akademik olarak kendini bulabilmekte ne de mesleki bir beceri kazanabilmektedir.
Eğitim bir dayatma değil, yönlendirme olmalıdır. Her çocuğu aynı yolda yürütmeye çalışmak, farklı kabiliyetleri yok saymaktır. Bu nedenle çözüm, geçmişin birebir kopyasına dönmek değil; ancak o sistemin esnekliğini ve mesleki yönlendirme gücünü yeniden kazandırmaktır.
Bunun yanında göz ardı edilemeyecek bir diğer mesele ise okullardaki güvenlik zafiyetidir. Bir zamanlar TYP kapsamında sağlanan güvenlik görevlileri, her ne kadar yeterli olmasa da en azından bir güven hissi oluşturuyordu. Bugün ise veliler “Bu şartlarda çocuğumuzu nasıl okula gönderelim?” sorusunu yüksek sesle sormaya başlamıştır.

Daha da acı olan ise öğretmenlerin durumudur. Bir zamanlar toplumun en saygın mesleklerinden biri olan öğretmenlik, bugün itibarsızlaştırılmanın gölgesinde bırakılmıştır. Öğretmen, yalnızlaştırılmış; sahipsiz hissettirilmiş ve çoğu zaman kendi kaderine terk edilmiştir.
Oysa öğretmen, bir milletin mimarıdır. Eğer öğretmen kendini güvende hissetmiyorsa, öğrenci de güvende değildir. Eğer öğretmenin itibarı zedelenmişse, eğitimin temeli sarsılmış demektir. Okullarda sadece ders verilmez, bir milletin geleceği inşa edilir.