Genel olarak sosyal medyada, kahve köşelerinde ya da komşu muhabbetlerinde herkesin ortak bir derdi var: şikâyet etmek. Kaldırımlar bozuk, yollar çukur, hastane randevusu zor, okulda şu eksik, mahallede şu sorun...... Şikâyet çok, ama çözüm arayışı: İşte orası yok.
Rahmetli Recep Yazıcıoğlu, bir sözünde şöyle diyordu:
“Herkes şikâyet edene kadar bir dilekçe yazsa, ortada sıkıntı kalmaz.”
Ne kadar sade, ne kadar.... Günümüze hitap eden bir söz…
Toplumun her kesiminde “şikâyet etme kültürü” bir moda haline gelmişken, “çözüm üretme” ya da “resmi yolla derdini anlatma” alışkanlığı yok denecek kadar az. Oysa şikayetini resmi kurumlara bildirmek, en temel haklarımızdan biridir.
Ama gelin görün ki, birçoğumuz kendi derdimizi dile getirme zahmetine katlanmıyoruz. Sonra da kahvehanelerde boş boş konuşarak anlatırız. Unuttuğumuz bir şey var ağlamayan bebeğe mama vermezler.
Biz derdimizi resmi kapıdan girip hakkımızı aramadıkça bizim derdimizi kim nerden bilecek.
Son zamanlarda tanıdıklar, bana “Sen artık kalemşor oldun, şunu da yaz, bunu da yaz” diyorlar. Gülüyorum. Elimden geldiğince yazıyorum. Ama fark ediyorum ki, insanlar bazı konuları dile getirmekten çekindiklerinde, 'kötü olmak istemeyiz ama sen yaz' diyerek sorumluluğu başkasının omzuna bırakıyor. Yani işin kolayına kaçıp “Sen yaz, sen dillendir, biz uzaktan izleyelim” diyorlar.
Oysa toplumun iyiliği için konuşmak da, yazmak da, dile getirmek de cesaret ister. Herkes kendi derdi için bir parça “kalemşor” olmalı. Çünkü yazmak sadece gazeteci yada yazarlara özgü değil, vatandaş olarak hepimizin kalemi olması gerek. Bir parça paylaşım bile, bazen bir mahallenin çehresini değiştirebilir
Sadece şikâyet etmeyi değil, çözüm için harekete geçmeyi de öğrenmeliyiz. Kâğıt kalem alın ya da e-Devlet’e girin sorununuzu, önerinizi, talebinizi ilgili kuruma iletin.
Belki de en güzel kalemşorluk, memleketin iyiliği için atılan bir imzada gizlidir.