Büyük Çadır Derin Yalnızlık


Bitlis’in düşman işgalinden kurtuluşunun 109. yılıydı. Meydanlarda bayraklar dalgalanıyor, çocukların neşesi gökyüzüne karışıyordu. Kutlamalar her zamanki gibi renkli, kalabalık, coşkulu… Ancak bu yılın temasını Belediye Başkanı Nesrullah Tanglay, yüreklere dokunan şu sözlerle duyurmuştu:
"Bu yıl şunu da söylemek istiyorum. İçimiz yanıyor. Gazze kan ağlıyor. Bu yılki festivalimizin ana teması Gazze olacak. İnşallah büyük bir çadırımızla beraber Gazze’ye farkındalık ve destek sunmaya çalışacağız."
Bu sözlerin ardından Mevlana Parkı’na doğru yola çıktım. Adımlarım hızlı, zihnimde ise “Gazze Çadırı”nın nasıl olacağına dair merak vardı. Parka vardığımda çadırlar arasında bir hareketlilik, bir bayram telaşı hissediliyordu. İnsan sesleri, kahkahalar, alışverişin uğultusu havada asılı duruyordu. Ancak gözüm, iki çadırda takılıp kaldı. Kalabalığın arasında bile yalnız duruyorlardı; biri kitap çadırı, diğeri ise Gazze çadırı…
Önce kitap çadırına yöneldim. Kapısında Konya’dan gelen bir abiyle karşılaştım. Ayaküstü sohbet ettik. Yüzünde buruk bir tebessümle, “Bitlis’te kimse kitaba bakmıyor” dedi. Sözleri içimi acıttı, ama belli etmedim. “Geçen aylarda kitap fuarı vardı, çoğu kişi o zaman kitap ihtiyacını karşılamıştır” dedim. “Olabilir” diye karşılık verdi. Selamlaştık, vedalaştık.
Sonra asıl merak ettiğim yere, “büyük çadır” denilen Gazze çadırına yöneldim. Çadıra adım attığımda bir an durakladım. O an zihnimde Mavi Marmara şehidi Furkan Doğan’ın sureti belirdi. Henüz 19 yaşındayken, dünyanın vicdanını kanatan bir saldırıda şehit düşmüştü. Onu hatırlamayanlar için hafızamda hep aynı cümlesi yankılanır:
“Şehadet şerbetine son saatler. Var mı daha güzel şey? Varsa o da sadece annemdir. Ama ondan ben de emin değilim. İkisinin kıyası çok zor. Şehadet mi annem mi?”
Ablası bir röportajda, Furkan’ın içindeki o cömert ruhu şöyle anlatmıştı: Kış bitiminde kıyafetlerinin bir kısmını ihtiyaç sahiplerine vermek istemişti. Annesi, “Oğlum, bunlar daha çok yeni, gelecek yıl giyersin” dediğinde, “Önemli olan yenileri vermek, sevdiklerini vermek değil mi?” diye cevap vermişti.
Evet, önemli olan insanın sevdiğinden vermesiydi. Sevdiklerinden infak etmek, gönlünden kopanı değil, canının istediğini paylaşmaktı. Ama o gün Gazze çadırında gördüğüm manzara, bu sözlerle uyuşmuyordu. Ürünler, esnafların deyimiyle “tampon mallar”dı; yani elde kalmış, satılamamış, vitrin görmemiş eşyalar… Oysa bu çadır, en kıymetli bağışlarla dolmalı, Gazze’ye umut taşımalıydı.
Daha acı olan ise, çadıra sahip çıkacak kimsenin olmayışıydı. Önce bunu bana söyleyenlere inanmamıştım. “Karalama amaçlıdır” diye düşünmüştüm. Ama kendi gözlerimle görünce anladım: Filistin, burada da yalnızdı.
O an içimden şu sözler geçti: “Yine yalnızsın ey Gazze… Yine yetimsin. Her yerde olduğu gibi, burada da sahipsizsin. Ama bir imamın var; o da cihana bedel…”
Bitlis’in kurtuluşunun coşkulu günü, Gazze’nin sessiz çığlığına sahne olmuştu. Ve ben, Mevlana Parkı’ndan ayrılırken, bir bayramın gölgesinde unutulmuş bir çadırın, tüm dünyanın halini anlattığını düşündüm.
Vesselam.