Bir gün basın ve adalet, herkese lazım olacak.
Ülkelerin gelişmişlik düzeyi ölçülürken belirli kriterler baz alınır. Demokrasi, adalet, basın özgürlüğü, milli refah ve ekonomi bu kriterlerin başında gelir. Bu alanlar sağlıklı biçimde işliyorsa, o ülkede refahtan ve gelişmişlikten söz etmek mümkündür. Ancak bu unsurlardan birkaçı aksıyorsa, sorunlar da kaçınılmaz olarak baş göstermeye başlar.
Bir ülkede üç erkten söz edilir: yasama, yürütme ve yargı. Türkiye’de ise literatürde dördüncü güç olarak basın kabul edilir. Ne var ki, uygulamada bu durumun söylemde kaldığı, gerçekte ise basının her geçen gün güç kaybettiği açıktır. Basın, yalnızca etkisini değil; aynı zamanda muhalefet gücünü de yitirmektedir.
Yeni nesil teknolojik araçlar, basının güç kaybetmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu noktada, eskilerle kıyaslama yapabilmek adına haberin kısa bir anatomisine değinmek gerekir. Böylece haberin ve habercinin rolü daha net anlaşılacaktır.
Bir gazeteciye bilgi ulaştığında, öncelikle şüpheyle yaklaşması gerekir. Bilginin kaynağı iyi araştırılmalıdır: Kimden gelmiş, neden gelmiş, neden beni seçmiş gibi sorular mutlaka sorulmalıdır. Gelen bilgi ve belgeler tarafsızlık ilkesi çerçevesinde analiz edilmeli, ardından tarafların iddiaları masaya yatırılarak bunun haber değeri taşıyıp taşımadığı sorgulanmalıdır.
İddia eden taraf da, iddianın muhatabı da mutlaka dinlenmelidir. Her iki tarafın görüşü ve savunması haberde yer almalı; metin, okurun anlayacağı sade ve doğru bir dille kaleme alınmalıdır. Gazeteci her türlü soruya karşı hazırlıklı olmalı, yani haberine hâkim olmalıdır. Haber, uygun fotoğraf ve görüntülerle desteklenmeli; kişileri ve kurumları rencide edecek bir üslupla, kalem silah olarak kullanılmamalıdır.
İşte haberin anatomisi budur.
Ancak günümüzde, yeni nesil habercilik anlayışında tıklanma ve takipçi artırma uğruna bu ilkelerin çoğu göz ardı edilmektedir. Uygunsuz başlıklar, alakasız veya incitici fotoğraflar düşünülmeden yayınlanmaktadır. Basit bir trafik kazası bile dikkat çekmek için “Yaralılar var” başlığıyla servis edilebilmektedir.
“Filanca ünlünün acı günü” ya da “Filanca kişiyi kaybettik, başımız sağ olsun” gibi başlıklar ise hem yanıltıcı hem de inciticidir. Gazetecilik adı altında yapılan bu tür sosyal medya paylaşımlarına tıkladığınızda, çoğu zaman bambaşka ve alakasız bir içerikle karşılaşırsınız. Üstelik bu duruma karşı herhangi bir yaptırım da söz konusu değildir.
Bunun yanında, son dönemde türeyen başka bir “gazetecilik” anlayışı daha vardır. Bazı kişiler, farklı mecralarda elde ettikleri takipçi sayılarını bir şantaj aracı olarak kullanmaktadır. Bir kuruma giderek iş ya da menfi bir çıkar talep eden bu kişiler, talepleri karşılanmadığında kurum ve çalışanları hakkında “çamur at, izi kalsın” mantığıyla paylaşımlar yapmaktadır. Kurum çalışanları ise bu paylaşımları kaldırmak için küçük tavizler vermekte, birkaç saat sonra içerikler silinmektedir. Bunun adına da gazetecilik denmektedir.
Bu yöntemle bir kurumdan sonuç alan kişi, diğer kurumları da aynı şekilde tehdit altına almaktadır. Kurumlar ise “Aman bizimle ilgili bir şey yazmasın” düşüncesiyle hareket etmeye başlamaktadır. Böylece kendini itibarlı zanneden bir şarlatan gazeteci, kısa sürede ünlü oluverir.
Daha da vahimi, bazı kurum amirlerinin gerçekten gazetecilik yapan, eleştiren basın mensuplarına bu kişileri örnek göstermesidir: “Bakın, yüzlerce takipçisi var. Bizim kurum hakkında da güzel paylaşımlar yapıyor.” Oysa aynı amirin vicdanı, “Ben ona bu imkânı sağlamasaydım, hakkımızda yazardı” diye içten içe rahatsızlık duymaktadır.
Biliyorum, konu uzadı. Yeni nesil gazetecilik yapan ve gerçekten haber üreten meslektaşlarımı tenzih ediyorum. Ancak başta kurum amirlerimiz olmak üzere, sosyal medya sempatizanlığının bir kez daha ciddi şekilde masaya yatırılması gerektiğini düşünüyorum.
Gazeteciliğin özünde ne varsa onu uygulayanları ayırt edin. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı, bu şartları yerine getirenlere basın kartı vererek “Siz artık gazetecisiniz” demektedir. Sizler de artık uyanın. Birileri sizi sömürmeden, gerçekten ekmeği için bu sahada emek verenleri ayırt edin.
Eskiden yazdığımız haberlerden sorumluyduk. Ya konunun muhatabı kurum amiriyle ya da mülki amirle karşı karşıya gelirdik; ya da haberimizi belge ve delilleriyle ispat ederdik.
Biz gazeteciliğimizi ispatlamaya hazırız. Peki siz, ayırt etmeye hazır mısınız?