Düşünebiliyor musunuz?
En düşük emekli maaşının 20 bin TL bile olmadığı bir ülkede, Meclis’in gündemi 1075 TL oluyor.
İnsan bunu duyunca değil öfkelenmek, utanıyor.
Neymiş efendim, 1075 TL’lik artış Meclis’te görüşülmüş…
Zaten açlık sınırının çok çok altında yaşamaya mahkûm edilmiş emekli için bu rakamın ne anlamı var?
Bugün 1075 TL, bırakın geçimi, bir mutfak alışverişini bile karşılamıyor.
Eğer gerçekten bir niyet varsa;
Eğer emekliye insan onuruna yakışır bir yaşam düşünülüyorsa,
Çıkın deyin ki:
“Emekliye 7-8 bin TL seyyanen zam yapıyoruz.”
Bunu Meclis’te görüşün, oylayın.
İşte o zaman konuşulan şeyin bir değeri olur.
Bugün 20 bin TL, artık bir evin kirası.
Peki emekli ne yiyecek?
Ne içecek?
Faturayı mı ödeyecek, ilacını mı alacak, karnını mı doyuracak?
Üstelik mesele sadece emekli de değil.
Asgari ücretlinin durumu da emekliden farksız.
Biri açlık sınırının altında, diğeri sınırın hemen kıyısında tutunmaya çalışıyor.
İki kesim de hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Gelelim “kaynak yok” masalına…
Kaynak yok mu gerçekten?
Kamu kurum ve kuruluşlarında keyfi kullanılan araçlara bir bakın.
Bir kurum müdürünün makam aracı yetmezmiş gibi,
Özel işlerde kullanılan araçlar, şoförler, yakıtlar…
Bunların tamamı kamu kaynağı.
Buradan yapılacak kısıtlama, sanıldığından çok daha büyük bir tasarruf sağlar.
Ama ne hikmetse söz dönüp dolaşıp emekliye ve asgari ücretliye gelince
“Bütçe”, “denge”, “imkân” kelimeleri havada uçuşuyor.
Bugün emekli ya da asgari ücretli, imkânı olsa ikinci, üçüncü işi yapar.
Ama ortada iş de yok, fırsat da.
İnsanlar çalışmak istemiyor değil, çalışacak alan bulamıyor.
Denetim mekanizması gerçekten dört dörtlük işlense;
Kamu kurumlarındaki araç fazlalığı,
Keyfi harcamalar,
Boşa akan kaynaklar kesilse…
O para ihtiyaç olan yerlere, yani insana gider.
Ama biz ne yapıyoruz?
1075 TL’yi konuşuyor,
Bunu da “müjde” diye sunuyoruz.
Vesselam…