SON DAKİKA

TAKA GAZETESİ YAZARI CANAN GÜVEN KALAYCI’NIN KALEMİNDEN ‘BEŞ MİNARELİ ŞEHİR BİTLİS!’

Bu haber 27 Mayıs 2018 - 8:40 'de eklendi ve kez görüntülendi.

Geçtiğimiz ay içerisinde İçişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen ve Koordinatörlüğünü Ahmet Külekçi’nin yaptığı “Basın mensupları Gönül Elçileri” projesi çerçevesinde Bitlis’i ziyaret eden gazeteciler buradaki izlenimlerini kaleme alıyorlar.

Önceki gün sosyal medya hesabım üzerinden gelen ve Trabzon’da yayın hayatını sürdüren Taka Gazetesi’nde yayımlanan Canan Güven Kalaycı yazısını siz değerli okurlarımızla paylaşmak istedim. Bitlis’i ve ilçelerini anlatan yazıyı Canan hanım’ın izinleriyle aynen yayınlamak istedik.

İçişleri Bakanlığı Himayelerinde Ahmet Külekçi koordinatörlüğünde ve Muş Valisi Aziz Yıldırım ev sahipliğinde;  Karadenizli basın mensuplarının oluşturduğu ekibimizle  “Basın mensupları Gönül Elçileri” projesi kapsamında gerçekleştirdiğimiz Muş gezimizi 5 minaresiyle ünlü Bitlis’e giderek sürdürdük. Ahlat ve Tatvan ilçelerinde yöre halkıyla buluştuk, kardeşlik köprülerimizi güçlendirdik.

Doğunun parlayan yıldızı Tatvan! Tarihimizde kılıçla kalemi en iyi kullanan şehir Ahlat! Sabah erken saatlerde başlayan Bitlis yolculuğunda güzergah boyunca Anadolu’nun bereketli ve geniş toprakları hepimizi büyülüyor. Ekibimize Gümüşhane’den katılan Serhat Doğan’ın hem güzergah hem de şehirle ilgili bilgilerini dinliyoruz yolculuk süresince. (Öylesine akıllı ve tarih konusunda bilgili ki…) Bitlis’e vardığımızda adıma türküler yazılan şehir olması nedeniyle biraz da heyecanlandım aslında. Ama türkünün hikayesi öyle hüzünlü ki, dinleyince içim acıdı.  Bundan sonra bu türküyü her dinlediğimde gözümün önünden baba ile oğulun yaşadığı dram geçecek biliyorum. Sizinle de paylaşmak isterim. 1916 Rus işgali sırasında Bitlis, harabe şehir görüntüsü almış. Savaş esnasında Bitlis’ten kaçan bir baba ve oğul, düşmanın çekilmesinden sonra tekrar Bitlis’e dönmek üzere yola çıkmış. Baba ve oğlu, şehre hakim konumdaki Dideban Dağı eteğine varmış. Baba, şehirde canlı kalıp kalmadığını öğrenmek için oğlunu şehre göndermiş. Bir süre sonra oğul geri dönmüş ve uzaktan babasına şöyle seslenmiş: “Şehirde yaşama dair hiçbir iz yok; sadece beş tane minare ayakta kalmış.” Bunu duyan baba yıkılmış, diz çökmüş ve şöyle bir ağıt yakarak oğlunu yanına çağırmış: Bitlis’te beş minare, beri gel oğlan beri gel, Yüreğim dolu yare, beri gel oğlan beri gel.Bu ağıt zamanla türkü, mani ve filmlere konu olarak günümüze kadar gelmiş. Bitlis te tıpkı Mardin gibi eski Bitlis ve yeni Bitlis diye iki ayrı şehir var. Tarihi yapılar eski Bitliste, yeni mimari Yeni Bitlis’te. İlk Türk Beyliklerinin kurulduğu şehirlerden biri. Bitlis’te dört minare var aslında biri kayıp. Serhat’ın yorumuna göre 5.minarenin insanların kalbinde olduğuna inanılıyor. Bitlis’in o meşhur minarelerini seyir tepesinde seyretme imkanı bulduk. Fırıl fırıl rüzgar esiyor. Anadolu’nun bu güzel kokusunu içimize çekiyoruz. Seyir tepesinde hikayesi hüzünlü ama çok güzel bir türkü olan  “Bitlis’te 5 minare “ türküsünü sesi de, yüreği de  güzel,  Bitlisli halk şairi Bedrettin Yasak’tan dinledik. Çok sıcak insanlar Bitlisliler, çok güler yüzlüler ve kardeşlik türkülerini tüm ülke ile birlikte söylemek istiyorlar. Anadolu’nun kapısı, Türkiye’nin tapusu AHLAT! Kutlu şehir Ahlat..Ahlat!  ismini söylerken bile insanın içini ısıtan bir ilçe. Bitlis’in bir ilçesi. Bir tarafta Süphandağı diğer tarafta Nemrut Dağları. Mimarisi farklı, taşların rengi farklı, her yer otantik. Urartulardan Osmanlıya kadar bir çok medeniyetin izlerini taşıyor. Ahlat,  içinde barındırdığı tarihi eserlerle tam bir açık hava müzesi. Her yeri ayrı güzel. Ahlat’ta her yapı sanki karşınıza “Biz Anadolu’yuz, Biz tarihin en önemli tanıklarıyız” diye dikiliyor gibi. Zira Ortaçağın büyük şehirleri olan Bağdat, Halep, Şam, Kahire ve Musul neyse Ahlat’ta o dönemler aynı öneme sahip.  Hazreti Ömer Döneminde fethedilen şehir İslam devleti egemenliğine girmiş. Şehirde Hazreti Ömer’in izlerinin olması beni heyecanlandırıyor. Ömer adalet demek, barış demek, kardeşlik demek benim gönlümde.Proje koordinatörümüz Ahmet Külekçi ile paylaşıyorum bu fikrimi “ Biz de aynı amaç için burdayız. Biz Anadolu’yuz ve kardeşiz” diyor.    Ahlat’ta  Malazgirt’e uzanan yol Sultan Alparslan’ın kullandığı yol. Ne kadar tarihi. Birden kocaman bir ordu beliriyor gözümde, Atlılar geliyor, nal sesleri kulaklarımı tırmalıyor. Ürperiyorum ve vatan toprakları için canlarını feda eden ecdadımla gurur duyuyorum. Serhat’ın eşsiz yorumuyla; 1071 tarihinde Sultan Alparslan Malazgirt’e Ahlat’tan giderek burayı fethetmiş, yine bu dönemde Ahlat yetiştirdiği ilim, din, kültür ve sanat adamları, mutasavvıf ve zahitleri ile de çok müstesna bir yere sahip. Bu özelliğinden dolayı Ahlat, Buhara ve Belh ile mukayese edilmiş ve İslam dünyasında Kubbe’t-ül İslam adını alan üçüncü belde olmuş. Ahlat ismi güzel ama buranın da hikayesi hüzünlü.   Ahlat’ın adının kaynağı hakkında halk arasında hala süregelen bir efsane mevcut. Sizin de bilmenizi isterim. Van Gölü’nün kıyısında hüküm süren Urartu Kralı “Lat” Med’lerin saldırısına dayanamayınca şehir düşer ve  hükümdar da ağır yaralanır. Babasının başını dizine koyan hükümdarın kızı “Ah!” çekerek ince ince  gözyaşları döker. Kızın “Ah! Lat, Ah! Lat” diye yükselen feryadı  Med’lerin şehre girmesine kadar devam eder.  Urartu Kralı hayata gözlerini yummuş ancak bilmeyerek te olsa çok sevdiği bu şehre ismini vermiştir. Ne hikayeler saklıyorsun kalbinde benim güzel Anadolum!   Ahlatta mimaride kullanılan taşın rengi çok farklı. Buraya özgü Ahlat taşı imiş. Kahverengi. Evlerin büyük çoğunluğu küp şeklinde kesilen bu taştan yapılmış. Yöreyle ve tarihi eserlerle öyle bir uyum sağlamış ki içimden “buralar zaten böyle olmalıydı” diyorum.   Yöre yemeklerinden oluşan bir menüyle öğle yemeğimizi Ahlat merkez de yiyoruz. Serhat için eşsiz lezzetler bunlar. İçişleri Bakanımız Süleyman Soylunun amca çocuklarıyla karşılaşıyoruz burada. Akrabalarının bir kolu burada yaşıyor ve sık sık görüşüyorlar. Bağlarını hiç koparmamışlar. Aile bağları kardeşlik bağlarımızı daha da sağlamlaştırıyor. Sonrasında Dünyanın en büyük Türk islam Mezarlığı’na  yol alıyoruz. 2000 yılında UNESCO tarafından dünya kültür mirası geçici listesine alınmış Ahlat Selçuklu Mezarlığı Ören yerini ziyaret ederek adeta tarihi bir yolculuğa çıktık. 210 dekarlık alana sahip Selçuklu meydan mezarlığında 8 bin 169 mezar taşı üzerindeki işlemeler herkesin ilgisini çekiyor. Buraya çok değer verilmeli diyorum içimden, tüm turizm kitapçıklarında yer almalı. Aman Allahım, böylesine büyük bir mezarlık kalbimi titretiyor, bacaklarım tutmuyor sandım. Bu kadar mezar, bu kadar mezartaşı. Orhun Abideleri gibi. Ahlatşahlar, Eyyübiler, İlhanlı ve Osmanlı dönemlerine aitmiş. Herkesin adeta dili tutuldu. Bazı mezarların boyu yaklaşık 3 metre. Tıpkı bir anıt gibi, dantel dantel işlenmiş.  Ne insanlar yaşadı bu topraklarda ve biz onların kimbilir kaçıncı nesliyiz. Hayranlıkla bakıyorum. Ahmet ve ekiptekiler dalıp böylesine devasa mezarlık karşısında. Mezar taşlarında ölen kişinin biyografisi, ayet kuşakları, ölümü hatırlatan ayet ve şiirler, mezar taşını işleyen sanatkarın ismi, sanatkar kitabesi, geometrik şekiller, bitki motifleri, ve Türk süslemeleri var. Türk-İslam sanat geleneğinin bir dalı olan mezar taşı süslemelerinin en güzel örneği burada bence.  Ve Ahlatta buna benzer tarihi bir çok mezarlık var. Ahlatta şöyle bir etrafa bakınca çok sayıda kümbet te gözümüze çarpıyor. Şekilleri Türklerin tarihinde önemli bir yer tutan Türk çadırlarını andırıyor. Kapıları hep doğuya bakıyor ve doğu güneşin doğumunu, aydınlığı ifade ettiği için bence tercih edilmiş diyorum.   Ahlattan ayrılırken şehirde bir amca “Bizim buraların Baston’u çok meşhurdur” diyor. Genellikle çok sağlam ve cevizden yapıldığı için iyi cila tutuyormuş. Daha önce Ahlat’a  neden hiç gelmedim diye pişmanım, bir de keşke buradan ayrılmadan bir baston alsaydım. Çocuklarıma bu toprakları mutlaka göstermeliyim, herkese anlatmalıyım. Doğunun denizi TATVAN Ahlat’tan sonra oradaki tarih belki de yoruyor bizi, Selçuklu mezarlığında yürürken  karmakarışık duygular yaşıyoruz hüzünle. Bir nefes gibi geliyor bize Tatvan. Nemrut Dağı ve krater gölü dünyanın en büyük ikinci krater gölü olma özelliğini taşıyor ayrıca Evliya Çelebinin Seyahatnamesinde adından söz ettiği Tatvan. Masmavi bir gökyüzü, yemyeşil bir doğa ve serin bir hava. Bir tarafta Nemrut dağları, bir tarafta deniz kokusu. Van gölünün kenarında eşsiz güzellikte bir yer. Bir Ege sahil kasabası gibi. Hani herkesin yaşlanınca yerleşmeyi planladığı o kasabalardan. Bizim göllerimiz gibi değil bildiğin deniz. Hava pırıl pırıl. Hafta sonu olduğu için aileler piknik yapıyor. Çocuklar, gençler bisikletle göl kenarında tur atıyor. Bir güzellik. Borsadan arkadaşım Ömer ile Tatvan sahilini keşfederken bir bakıyoruz gazeteci arkadaşlarımızın bir çoğu bisiklet turunu keşfetmiş bile. İnsanlar ı çok güler yüzlü. Herşeyini paylaşmak istiyor bizimle. Karadenizden geldiğimizi duyunca sevgi sözlerini sıralıyorlar. Sahilde pamuk şekeri, balon, kuruyemiş satan çocuklara satışlarında yardım etmeyi de unutmadık. Laf aramızda gözlerim sahilde fotoğraf çektirirken o meşhur Van Gölü canavarını aramadı değil. Gölün hemen yanında halk için ama özellikle çocuklar için çok güzel oyun alanları oluşturulmuş. Renkli balonlar iplere bağlanıyor gölün 20-30 metre ötesine ipler çekiliyor ve kenardan nişan alıp minik misketçiklerle balonları patlatıyorsunuz, tabii ki denedim. Muş, Bitlis, Ahlat, Tatvan kardeşlik yolculuğumuzda Anadolu’nun yüreği temiz, teni bronz, çalışkan, mert insanlarıyla tanıştık, kucaklaştık. Kardeşlik projelerinde çok emeği olan İçişleri Bakanımız  Sayın Süleyman Soylu’ya , proje koordinatörümüz Ahmet Külekçi’ye ve karadenizin değişik illerinden bir arada olduğumuz tüm gazeteci dostlarıma çok teşekkür ediyorum.